Büyük bir acının yaşandığı Soma'ya gitmek üzere sabah
saatlerinde beş arkadaş yola çıkıyoruz.
Ölen işçilerin sayısını öne çıkarmanın onlara saygısızlık
olacağını bilerek, acının büyüklüğünün sayılarla ifade edilemeyecek kadar ağır
olduğunu duyumsayarak, bu ölümün yıkıma uğrattığı, travmanın hala bilince
çıkmadığı, ortaya sıkışmış madenci kasabasına yol alıyoruz. Bergama’dan içeriye
sapıp geçiyoruz.
Kınık yol ayrımına geldiğimizde Jandarmalar yolda durmuş
Kınık'a girecek araçlara bakıyorlar bizi durdurmuyorlar. Kınık yol ayrımından
Soma yoluna devam ediyoruz. Geniş bir ovayı geçip Soma'ya yol alıyoruz.
Soma girişine vardığımızda iki otobüs çevik kuvvet ve
durdurulan araçları çeken NTV kamerası karşılıyor bizi ne diyeceğimizi çok
bilmeden yaklaşıyoruz polislerin olduğu noktaya. Yolun sağında bir büyük birde
küçük otobüs durdurulmuş onlarla ilgileniyorlar. Biz ise özel ve iyi
sayılabilecek bir otomobille geldiğimizden kimse bir şey sormuyor yavaşça
geçiyoruz. Arama noktasını geçince içimizde bir rahatlamayla ilçenin merkezine
doğru yol alıyoruz. Sokaklar sessiz ve sakin görünüyor. Dışı tuğladan iki katlı
eski bir evin önünde plastik sandalyeler üzerinde bir grup insan oturuyor.
Buranın madende ölen bir işçinin cenaze evi olduğunu anlıyoruz. Kadınlar duvar
dibindeki kazanlarla bir şeyler hazırlıyorlar.
Soma unutulmuş yoksul bir kasaba, insanların yüzleri
ifadesiz donuk bakıyor.
Herkes ölülerine saygıdan sessizce konuşuyor gibi geliyor
ilk bakışta. Biraz içlere merkeze doğru yaklaştığımızda, kalabalık artıyor.
Kahvelerde kendi aralarında konuşan çekingen insanlardan daha özel bilgilerle
kurulmuş cümleler çalınıyor kulağımıza. Acılarını sessizliğe gömmüş sanki bütün
Soma. Bizi süzen anlam vermeye çalışan, yabancı olduğumuzu bizeduyumsatan
gözlerle bakıyorlar. Birkaç gündür yaşanan polis saldırılarından insanlar
tedirgin. İlçenin merkezine vardığımızda bizi meydanda Genel Maden İş
sendikasının beş ya da altı katlı binası karşılıyor. Alt katı lokal olarak
kullanılan binanın ön kısmındaki masalar dolu çok sayıda insan oturuyor, herkes
sessiz neredeyse hiç konuşmuyor. Meydanın karşı tarafına bakıpta üç otobüs
çevik kuvvetle yüz yüze gelince sessizliğin nedeni biraz anlaşılıyor. Dışarısı
dolu olduğu için içeriye girip oturuyoruz, içerideki televizyonda Ntv nin
Soma'dan canlı yayını veriliyor, içeride bir kaç genç kâğıt oynuyor.
Televizyona bakan yok biz bakıyoruz sadece. Oradaki durumu, duyguyu
anlayabilmek için ipucu arıyoruz. Arka masamızda yalnız oturan otuz beş
yaşlarında adamın cep telefonu çalıyor. Eliyle ağzını kapatarak konuşuyor çok
yakın olduğumuzdan konuşmaya kulak misafiri oluyorum isteyerek. Konuşmalarından onunda sivil polis olduğunu
anlıyoruz. Konuştuğu her kimse burası çok karışık herkes var sen haftaya gel o
zaman daha sakinleşir diyor. Az sonra iki çevik muhtemelen bizi oralı sanıp
masaya geliyor. Maden kapandı mı diye bize soruyor. Kapandı arama sonlandı bu
gün diyoruz.
"Allah mekânlarını cennet eylesin" deyip kapının
önüne çıkıyorlar. Bizde sessizce kalkıp dolaşmaya çıkıyoruz. Soma Linyit otelin
yanından aşağıya doğru iniyoruz. Sokaklar adım başı polis kaynıyor, birileriyle
konuşmak istiyoruz ama mümkün olmuyor. Biraz aşağılarda bilbordlar siyaha
bürünmüş bütün firmaların ve kazanın olduğu günden bu yana kayıp olan ortaya
çıkmayan belediye başkanın başsağlığı mesajları var.
Bütün esnaf başımız sağ olsun yazılı irili ufaklı kağıtlar
yapıştırmış camlarına. Bankamatik'in önünde;
Soma madeninde çalışanların aylıkları bankamıza
yatırılmıştır çekebilirsiz, ilanı asılmış.
Her bankada yardım hesaplarının numaraları da iliştirilmiş
camların görünen yerlerine.
Katiller öldürdükleri işçilerin geride kalan yakınlarına
bakmanın yükünü topluma yayarak, hem insanların vicdanlarını rahatlamayı, hem
bu yükten kurtulmayı planlıyorlar.
Bir kaç kahvede daha oturup çay içiyoruz üzerleri dökülen
perişan halde insanlar, sırtlarında, kollarında Soma maden işletmesi yazısı
gözümüze çarpıyor. Bir masada kendi aralarında hararetle konuşuyor beş kişi,
olan bitenin hepsi fazlasıyla farkında ancak kimse sesini çıkaramıyor.
Hissedilen çok büyük bir baskı var, insanlar sindirilmiş.
Mezarlığı sorup yola koyuluyoruz. Akhisar Kırkağaç
Midibüslerine binip on beş dakikalık yoldan sonra mezarlığa varıyoruz. Bütün
otobüs orada boşalıyor mezarlık kapısından giriş belediye görevlileri, Kızılay
ve Beşir derneği adında bir tarikat tarafından tutulmuş. İçeri girenlere
kolonya döküp, lokum çikolata, Tavuklu Pilav, Döner, pet sular ikram ediyor
almaya zorluyorlar. Sevaptır almadan geçmeyelim diye bağırıp duruyor görevliler.
Birisi de elinde Arapça ve Türkçe dualar basılı kâğıtları tutuşturmaya
çalışıyor. Gelen kadınların ellerinde dua kitapları var. Yürüyüp yirmiye yakın
mezarın kazılı olduğu bir düzlüğe varıyoruz. Büyük bir kalabalık var. Bütün
mezarların başları dua eden insanlarla dolu. Çoğunun ya akrabası ya komşusu
taze ölüler.
Her mezarın başında ayrı konuşmalar duyuyorum.
—Daha akşam beraber kahvede çay içmiştik akşam vardiyasına
diye kalktı gitti, ölüsü çıktı madenden.
Koltuk değneğiyle gelmiş malülen emekili bir maden işçisiyle
konuşuyorum, yanında on yedi yaşlarında bir genç var.
Yakınınız mı var ? diye soruyorum.
— Baştan bu yana bütün mezarlardakiler arkadaşım hepsini
tanıyorum, yıllarca beraber çalıştık.
Ben on yıl kadar önce başka Madende çalışırken dinamit
patladı ayağım sakat kaldı, yanımdaki arkadaşım kör oldu görmüyor şimdi.
Mahkemeye verdim kazandım paramı yinede ödemediler, hastane masrafları için
kredi çektim on üç bin lira, malulen emekli oldum aylık bağlandı. Onunda beş
yüz yetmiş beş lirası kesiliyor. Bu
benim oğlan on yedi yaşında okuyor, ayda üç yüz lira kalıyor elimize
onla geçinmeye çalışıyoruz. Bu arkadaşlar bizim maden kapanınca buraya geçtiler
daha iyi olur belki diye burası daha beter çıktı. Köle gibi çalıştırıyorlar
insanları, canın hiç kıymeti yok, göz göre göre, bile bile ölüme gittiler
hepside.
Biz onunla konuşurken bir ağlama sesi duyuluyor çok
kalabalık bir mezar yanaşmaya çalışıyorum. En son dün çıkarılan arkadaşı oraya
gömdüler mezarın başında ağlayan eşi diyor. Genç bir kadın yanında yetmişini
geçmiş yüzü çökmüş yerde ağlayan kadının omzuna tutunmuş gözlerinden yaşlar
süzülen başka bir kadın ya annesi yada kayın validesi. Elinde uzun namlulu
oyuncak bir tüfekle ölen babasından haberi olmayan yaşlı kadının kafasına sürekli
ateş eden yaramaz bir çocuk. Her iki kadında da günlerdir ağlamaktan hal
kalmamış yüzlerinde, yorgun düşmüşler. Ağlamaklı sesiyle kadın toprağa kapanmış
içini döküyor...
-Beni nasıl bırakıp gittin ibrahim ben sensiz ne yaparım.
Ben seni öpmeler doyamadım ya aşkım..
Akşam da seni öpüp yolcu ettim ya, sen beni nasıl koyup
gittin aşkım.
Onlarda evlat acısı çeksin o bütün vekiller seni toprağa
koyanlarda aynı acıyı yaşasın inşallah allahım... Ben şimdi ne yaparım sensiz,
nasıl dayanırım bu acıya....
nasıl kıydılar sana aşkım, ben seni çok sevdim ya, seni
benden aldılar daha birbirimize doyamamıştık ya.... Oğlumuza iyi bakarım sen
hiç merak etme aşkım, iyi bakarım ona....haykırışları sürerken ayrılıyorum
mezarın başından diğer mezarların üzerine bırakılmış okul öğrencilerinin
mektuplarını okuyorum.
İnsanın yüreğini parçalayan bu acılı sözler ve insanların
kolu kanadı kırık çaresizlikleri boğazıma diziliyor yandaki mezarlara
yöneliyorum. Hemen yanı başında 15 yaşında öldüğü söylenen Ferhat'ın ve dibinde
babasının mezarı, ancak onu buraya babasıyla birlikte gömenler yine on dokuz
yazmışlar mezarının başına koydukları o tahta parçasına.
Burada acı dayanılmaz ölçüde insanı öfkelendiriyor ve içinde
biriken öfkesini bastırmak için o kadar çok önlem alınmış ki, otobüslerce
polisler, din adamları, yardım adı altında insanları sömüren tarikatlar,
hissedilen büyük bir kuşatma ve tehtid var İnsan baskıdan nefes alamıyor. Bu
yüzden yıllardır baskılanan aşağılanan hor görülen bu insanlar yaşadıkları
bütün acılara rağmen şükretmeye
zorlanmışlar. Bu gün Soma'da tam bir travma yaşanıyor, öfkenin sokaklara taştığı
gün devletin gerçek yüzüyle karşılaştılar bu yüzden korkuyorlar. Acılarına
rağmen coplanan üzerlerine Tomalar sürülen bu yoksul, çaresiz, din sömürüsü
altında ruhları çürütülmüş, korkutulmuş insanların zihninde birçok şey
parçalanmış durumda. Soma'da hala başka madenlerde çalışan çok sayıda işçi var.
Bu madenlerde de yıllardır insanların öldüğünü söylüyor çalışanlar. Ancak bu
kez sayı fazla olduğu için Soma'nın sesi duyuldu biz yıllardır aynı acıyı
yaşıyoruz.
Bizi fark etmeniz için çok ölmemiz mi gerek diyorlar.
Mezarlıktan çıkıyoruz gelen otobüse binip Soma'ya yol
alırken Polisler otobüsün yolunu kesiyor
kimlik soruyorlar. Arkadaşlarımızın biri Tunceli, diğeri Erzincanlı biz üçü
kişi ise yerliyiz.
Onların kimliğine bakan polis komserim
iki yabancı var diyor ben atılıyorum biz buralıyız mezarlığa cenazeler için
geldik diyorum. polis biraz durakladıktan sonra tamam bırak geçsin otobüs
diyor.
Kapı kapanıyor muavin atılıyor, dışarıdan gelip burayı karıştırmak isteyenler var her yerden geliyorlar
başbakana saldıranlar da buradan değil Somalı yapmaz diyerek Soma'lıların
sessiz sakin misafirperver olduklarına anlatıyor. Somalı'ların bir çoğu çok
korkmuş durumda bazıları daha cesurca gerçeği konuşabiliyor az da olsa. Yan
koltuğumuzda kucağında bebeğiyle başörtülü eşi oturan esmer adam söze karışıyor,
“bende o madendeydim
üç ay çalıştım sonra dayanamadım çıktım arkadaşlar abi senin mesleğin var
burada niye duruyorsun kaç git dediler bende bıraktım kahvecilik yapıyorum.İyiki
bırakmışım yoksa geride kalanlar mahvolurdu, diyor.
Buralarda herkesin Madenle bir ilşkisi var. İşsizlik, Madene
girmek zorunda bırakıyor koca ova bomboş tarım bitmiş, tek tük hayvan göze
çarpıyor.
İnsanlar çaresiz bile bile ölüme gidiyor.
Linyit madeninin insan bedenlerini öğüten çarkları
acımasızca dönmeye devam ediyor ülkenin her yanında.
Binlerce ocakta onbinlerce kaçak işçi çalışıyor, çoğu zaman
ölenlerden kimsenin haberi bile olmuyor.
Soma'dan yükselen çığlık insanlığımızı derinden yaraladı.
Sessizliklerine ses olmak, onların acısını haykırmak, insan
kalmanın gereği.
ÖLÜLERİ İÇİN SOKAĞA DÖKÜLÜP BAŞBAKANI BAKANLARI PROTESTO EDENLERE YAZILMIŞ... SUS SES ÇIKARMA ANLAMINDA..
FERHAT DAHA 19 YAŞINDAYDI.......
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder